“SAĞLIKLI BESLENME ÜZERİNE BİR YAZI” DESEM OKUR MUSUNUZ? 

           

Aylarca bir makineye bağlı yaşamak zorunda kaldınız. Bilinç gitti, solunum yok, beslenme-sindirim sisteminiz çalışmıyor. Küçüldünüz, ufacık oldunuz. Aylar sonra bir mucize oldu ve solunumunuz başladı, bilinciniz yavaş yavaş oluşmaya başladı ve sindirim sisteminiz harekete geçecek. Ne yersiniz ya da daha doğru deyimle; size ne yedirirler? Ne yedirmeliler? Kebap? İmambayıldı? Izgara kalkan? Pizza? Big Mac? Yengen? Bu soruların cevapları sağlıklı beslenme ile çok ilgili değil mi? Bu açıdan bakınca; neyin, ne kadar gerektiğini bilmenin önemini anlıyor insan… 

            Ben şimdi size bu konuda çok teknik bir cevap veriyorum. Bu durumda insana önce çok, çok az (5 – 7 ml) protein açısından yüklü, yeniden çalışmaya başlayacak sindirim sistemi için mukozayı sıvazlayacak, mikro organizmalar ve alerjenlerden koruyacak sketuvar IgA dan zengin bir yiyecek, sıvı olarak ağızdan verilmelidir. Öyle ki, bu az miktardaki sıvıda bulunan proteinlerin yalnızca %10 u kazein, gerisi sindirime hazır whey proteini olmalıdır. Protein miktarı 100 ml de 13-14 gr olacak kadar yoğun olmalıdır. Karbonhidrat ve yağ miktarı az olmalıdır ki aşırı laktoz yükü oluşmasın. Hem de mide sindirim sürecini çabucak halledebilsin. Tabii miktar az olunca yeme sıklığı çok olmalıdır. Ayrıca su vermek yerine yiyeceği sıvı hale getirmek için yukarıda verdiğim nitelikteki besinler toplam miktarın %70 i sudan oluşacak halde yedirilmelidir.  

            Sonra yavaş, yavaş miktar arttırılmalıdır. Yavaş yavaş derken her öğünde artan miktarda besin verilmelidir. Ama zaman içinde besinin değeri de değişmelidir. Ağızdan besin alımı başladıktan 40 – 50 gün sonra artık proteini az, laktozu fazla, çoklu doymamış yağ asitleri içeren zengin besin değeri olan bir sıvı ile beslenmeyi sürdürmek gerekir.

            Ve sonra yavaş, yavaş çiğneme başlatılmalı, yumuşak yiyeceklerden sertlere doğru birkaç yıl sürecek bir dönem sonunda normal yiyeceklere geçilmelidir.

Biliyorum, şaşırdınız ve sıkıldınız. Ama sağlıklı beslenmeyi anlamak için bugüne kadar nasıl gelindiğini anlamak gerektiğini düşünüyorum.

           

Yani, yemek yemek ciddi bir iştir. Öyle hafife alınacak bir şey değil. İhmale gelmez. Yemek, yaşamdır icabında…

           

Değerli okur, yukarıda niteliklerini saydığım besin, günümüz teknolojisi ile henüz üretilememiştir. Bu besinin adı ANNE SÜTÜDÜR. Doğada hiçbir katkı ile denkliğini sağlayacak besin elde etmek mümkün olamamıştır. Çocuk doğduğu anda bir dolu hormonal etkiyle, anne fabrikasında gerektiği kadar ve gerektiği formatta üretilen bu besin ile yaşama merhaba diyoruz. Tabii eğer annemiz doğanın armağanını yeterince önemsiyorsa… Yoksa hangi markayı koyarlarsa koysunlar, hangi reklâmla tanıtırlarsa tanıtsınlar, ne kadar pratik ambalajlarda sunarlarsa sunsunlar doğanın ambalajı ve ürünün niteliğine ASLA ULAŞAMIYORLAR. Düşünsenize, hazır mamayı alıyor, steril bir kapta su ile karıştırıyor, biberona koyuyor, ısıtma gerecinde ısıtıyor ve bebeğe içiriyorsunuz. Yine de mamanın içerdiği değerler anne sütü kadar besleyici olmuyor. Meselâ bebekte müthiş gaz yapıyor. Sonra kapları yine steril hale getiriyorsunuz falan…  Halbuki anne sütü, her zaman gerekli ısıda, her zaman steril ve hazır…

            Böyle teknik bir denge ile başladığımız beslenme serüveninde geldiğimiz noktaya bakar mısınız? Yiyoruz, yiyoruz ve çağdaş insana ulaşıyoruz: şişman, hastalıklı ve mutsuz… Bunu başarmak için yaptığımız, yalnızca doğadan, doğaldan uzaklaşmak. Buğdayı, şekeri rafine ederek, su yerine, uyanıklarca uydurulmuş kimyasal sıvıları tercih ederek, bütün bu doğal durumu bozma uygulamaları için ayrıca para vererek, para için fazladan çalışarak ömür tüketmekteyiz. İşin komik tarafı, bizi yüz yıldır “kerizleyenler” şimdi de “organik” yaftası altında diğerlerinin 3 katı bedelle sattıkları “işlem görmemiş” besinler için daha da fazla çalışmamızı sağlıyorlar. Yağı alınmış sütü, yağı ayrıca sattıkları halde diğeri ile aynı fiyata satıyorlar. Hatta bazı markalarda bu “light” süt daha da pahalı olabiliyor.

Bu kadar hassas bir konuya yaklaşımımızı gözden geçirmek gerekiyor bence. Hepimiz, bu kadar önemli bir işi nasıl alelacele geçiştirdiğimizi fark edip gereğini yapmak zorundayız.

           

Önümüzde veya güvendiğimiz insanlar tarafından sağılmış inek sütünü içmek, domatesi tarladan koparıp yemek, meyveyi ağacından toplayıp yemek hayali ile kurgulanmış paket tatillere dünya kadar para verip gitmemiz yakındır. Ya, şimdi hayal ve olağanüstü olanlar, bundan 40 yıl önce gerçek ve olağan değil miydi?

            Dünya ilerledi. Artık her yerde göremediğimiz manyetik alanlar, oradan oraya, bilgi, dedikodu, haber taşıyan radyo, telefon, adsl dalgaları arasında yaşıyoruz. Beynimizde neler oluyor bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki, yakında radyo dalgası olmayan alanlar yaratılıp o alanlarda yaşamanın bedeli de ayrıca bizden tahsil edilecektir. Çünkü, bünyemizi bozan bu değişim ve gelişim acaba beynimize ne yapıyor? Beynimiz, maruz kaldığı bu radyasyon, elektron tacizinden kendini nasıl ve ne kadar koruyor? Kokusu çıkacaktır zaman içinde.

            Nereden başladık nereye geldik? Bu darmadağınık yazı için hoşgörünüze sığınıyorum. Ama doğanın verdiklerini bozmayı, insan genine etki etmeyi büyük başarı ve icat sayarken, anne sütünü tam anlamıyla ikame edecek bir besinin hala bulunamamış olması bilgisine ulaştığımda, şaşırdım ve şaşkınlığımı paylaşmak istedim. Yazı, kendi rüzgârı ile bu satırlara kadar geldi. Sonradan da olsa bir GOURME edasıyla bitireyim bare yazıyı: Şimdi anne sütünü yapmak için size yegâne formülü veriyorum; iki kişilik aşktan oluşacak yeni kişi(ler) üretmeyi biliyorsunuz. Biraz sabır ve enerji ile kendinizi bırakın, vücutlarınız halleder, sonra bekliyorsunuz, sonrası için de hiçbir şey yapmıyorsunuz. Huzurlu ve sağlıklı kalmaya çalışıyorsunuz. Gelenler kendi besinlerini annelerinin vücudunda üretiyorlar. Ne kadar kolay değil mi?

            Hadi size kolay gelsin J)

                                                           SONRADAN GOURME (T)

                                                          
İlker Ünsever