ERTUĞRULLAR VE GÜRZUMARLAR
Mayıs 20, 2007
![]()
Gençler çok olgun.Bu sevindirici bir şey.Çocukların ve özellikle sevgili kızımın ricası konunun eşelenmemesi yönündeydi.Hatta duyarlılık göstererek bir müddet Gürzümar ile ilgili yazıyı yorum trafiğine kapattılar.İsimsiz gelen pek çok yorumun, sözü geçen kişiye nefret kusan kötü sözler ve küfre varan hakaretlerle dolu olduğunu gördüklerinde üzüntüleri ‘’sahiciydi”.Gençler mutluki sağlıklı ve olgundu.Söylenecek söz vardı,söylenmişti bitmişti.Uzatmaya gerek yoktu.
Ben de uzatmayacağım.Tanımak,hatta öğrencisi olmak şerefine nail olduğum bir tiyatro adamından Muhsin Ertuğrul’dan bahsedeceğim biraz.Tüm bu gelişenler arasında Muhsin Bey’i andık 29 Nisanda..
Çağdaş Türk tiyatrosunun temelini atan ve geliştiren Muhsin Ertuğrul 29 Nisan 1979′da İzmir’de öldü. Ölümünden bir ay önce Ege Üniversitesi Senatosu, Türk tiyatro ve sinemasına yaptığı hizmetler nedeniyleErtuğrul ’a “fahri doktor” unvanı vermişti. 7 Mart 1892’de İstanbul’da doğan Muhsin Ertuğrul , özel Tefeyyüz Mektebi’nde okurken tiyatroya ilgi duydu ve aktör olmaya karar verdi. 30 Temmuz 1910’da Burhanettin Kumpanyası’nda sahneye çıktı ve Othello, Hamlet piyeslerini oynadı. Bir süre sonra İsmail Galip Arcan, Behzat Budak gibi oyuncu arkadaşlarıyla kurduğu “Yeni Turan Temsil Heyeti”nde yönetmenlik ve oyunculuk yaptı, Şehzadebaşı’nda açtığı Ertuğrul Sineması’nda ise film önesi kısa gösteriler sundu. ,Muhsin Ertuğrul1913 sonunda karıştığı bir siyasi olay nedeniyle sınırdışı edilince Fransa’ya gitti. Paris konservatuvarına tüm uğraşmalarına karşın giremedi, ancak oradaki tiyatrolar ve sinema stüdyolarında gözlemler yaptı. İstanbul’a döndüğünde “ Ertuğrul Muhsin ve Arkadaşları” topluluğunu kuran sanatçı, kuruluş çalışmalarına katıldığı Darülbedayi’de öğretmenliğe atandı. Ancak, I. Dünya Savaşı başlayınca Darülbedayi, tiyatro okulu olmaktan çıkıp bir tiyatro topluluğuna dönüştü. Bunun üzerine sanatçı Berlin’e giderek sinema ve tiyatro incelemerinde bulundu, Karanlıkta Işık filminde uzun bir rol oynadıktan sonra İstanbul’a döndü. 1917’de Halit Fahri Ozansoy’un Baykuş piyesini sahneleyen Muhsin Ertuğrul , başrolde ihtiyar bir köylüyü oynadığında 25 yaşındaydı. Kısa bir süre yeniden Berlin’e giderek Beranien Düşesi filminde ihtilalci bir subay rolünü oynadı ve yurda döndükten birkaç ay sonra Temaşa dergisinde sinema eleştirileri yazdı. Robert Kolej’de, Halide Edip’in librettosunu yazdığı, Vedi Sabar’nın bestelediği Kenan Çobanları operasını hazırladı. İstanbul Film Şirketi adınai başrolünü de oynadığı Samson filmini çekti, yanı sıra Üstat Film Şirketi’nde yönetmenlik yaptı. 1921’de Darülbedayi’de yönetmen olarak göreve başlayan Ertuğrul, yönetim kurulunun ve diğer birimlerin sanatçılardan oluşması için girişimlerde bulununca, arkadaşlarıyla birlikte Darülbedayi’den çıkarıldı. Bunu üzerine çeşitli filmler çekmeye başladı ve Kurtuluş Savaşı üzerine ilk belgesel sayılan Zafer Yolları adlı filmini gerçekleştirdi. Türk tiyatro tarihinde “Ferah dönemi” olarak bilinen çalışmalarını Ferah Sineması’nda sürdürürken 1925’te gittiği Sovyetler Birliği’nde Meyerhold, Stanislavski, Ayzenştayn gibi sanatçılarla tanıştı; Tamilla ile Spartaküs filmlerini çekti. İstanbul’a döndüğünde Belediye Başkanı Muhittin Üstündağ’ın önerisiyle Darülbedayi’de sanat yönetmeni oldu. İlk sesli Türk filmi olan İstanbul Sokaklarında ve Bir Millet Uyanıyor filmlerinin çeken Ertuğrul , bu dönemde operetlerle revülere ağırlık verdi ve 15 Aralık 1932’de “Goethe Madalyası” ile onurlandırıldı. Karım Beni Aldatırsa, Söz Bir Allah Bir, Leblebici Horhor Ağa, Aysel Bataklı Damın Kızı filmlerinde senarist olarak Mümtaz Osman takma adını kullanan Nâzım Hikmet’le çalıştı. Eşi Neyyire Neyir ile bir süre Perde ve Sahne dergisini çıkaran Ertuğrul , açılması için uğraş verdiği İstanbul Açık Hava Tiyatrosu’nda Kral Oidipus’u sahneledi. 1949 Temmuz’unda Devlet Tiyatrsosu ve Operası genel müdürlüğüne atandı ve Büyük Tiyatro’yu gösterilere açtı. Bir Komiser Geldi oyunundaki müfettiş rolüyle oyuncu olarak son kez sahnede görünen sanatçı, 1950’de Büyük Tiyatro’da balo yapılmasına karşı çıkınca Demokrat Parti iktidarının tepkisini çekti ve görevinden istifa etti. Türkiye’de Batılı anlamda ilk özel tiyatro “Küçük Sahne”yi, Yapı Kredi Bankası’nın desteğiyle kuran Muhsin Ertuğrul, Devlet Tiyatroları genel müdürlüğüne ikinci kez atandığında, tiyatronun Adana, İzmir ve Bursa sahnelerini açtı. 1958’de görevden alınan sanatçı, bir yıl sonra İstanbul Şehir Tiyatrosu başrejisörü oldu; Kadıköy, Fatih, Üsküdar, Zeytinburnu sahnelerini açtı. 1964’te Türkiye’de ilk kez Brecht’in bir oyununu Sezuan’ın İyi İnsanı’nı ve Shakespeare’in 400. doğum yıldönümü nedeniyle beş sahnede beş Shakespeare oyunu sahneletti. Bu çalışmaları eleştiriler aldı ve 1966’da İstanbul Belediye Meclisi’nin kararıyla başrejisörlük kadrosu kaldırıldı. Basında ve TBMM’de sürekli tartışılan “Muhsin Ertuğrul Olayı” tiyatroya indirilen tiyatroya indirilen bir darbe olarak yorumlandı. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nde “tiyatro eleştirisi” dersleri veren Erturğrul, yeniden çağrılmasına karşın Şehir Tiyatrosu’nda görev almadı. Kültür Bakanı Talât Halman’ın çabasıyla 23 Ekim 1971’de Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir sanatçıya,Muhsin Ertuğrul ’a Devlet Kültür Armağanı verildi. Şehir Tiyatroları genel sanat yönetmenliğine atandığında 82 yaşında olan Muhsin Ertuğrul, semt tiyatrosu, öğle tiyatrosu, gezici tiyatro gibi çeşitli uygulamalarla yeni bir tiyatro seferberliği başlattı ancak iç çekişmeler üzerine 1976’da görevi bıraktı. Çeşitli gazete ve dergilerde yazıları bulunan Muhsin Ertuğrul’un İnsan ve Tiyatro Üzerine Gördüklerim (1975) adlı bir kitabı vardır.
Tiyatroyu ve Sanatı bina bina yıkan sanat düşmanlarına,Duruşlarıyla lekeleyip kirleten Gürzumar’lara belki faydası olur diyerek..,
Muhsin Ertuğrul’u, ölüm haftasında, kendi sözleriyle anmanın zamanıdır bir kez daha…“Tiyatronun sahnesi, aramızda olup bitenleri bütün acılığı ve gerçekliğiyle yine bize göstermek içindir… Tiyatronun sahnesi sabun gibidir. Sabun nasıl kir tutmazsa, sahneye de öylece ahlaksızlık kondurulamaz. Sabun nasıl kiminin kirli elini, kiminin temiz yüzünü, kiminin ak alnını yakalayan bir temizlik vasıtasıysa, sahne de en yüksek seciyelerle en alçak karakterleri öylece belirten bir meydandır.
Sahne bütün yaptıklarımızın hesabını soran bir mahkeme gibidir. Hem de gizli duruşması olmayan bir mahkeme.
Sahne, mürai yobazların salyalı ağızlarıyla sahte ahlak vaaz ettikleri bir kürsü değildir. …Sahnede ahlaksızlık ve kötülük barınmaz. Çünkü sahnenin vazifesi… gizlinin perdesini açmak, onu binlerce göze göstermektir…
Taassubun değişen maskesi elbet şekilden şekle girecek ve aç gözü doymayacak.
“Affedersiniz, kime hitap edeceğimi bilmediğim için baş tarafa o makamın adını yazamadım, fakat bu iyiliği yapacak makam kimse vilayet mi, belediye mi, maarif mi, Başvekâlet mi, o makama hitap ediyorum ve diyorum ki; ben bir tiyatro istiyorum. Bir tiyatro binası lazım bu İstanbul şehrine, her şeyden evvel bir tiyatro binası lazım. Bu bina her şeyden daha mühim, hatta mezbahadan, halden, köprüden, hastaneden, hatta mektepten daha elzem. Onun üçün bu şehre bir tiyatro istiyorum. Efendim, beğim, paşam, bir tiyatro, bir bina lazım.
Bir kısmı sanat yıkımcılarına,bir kısmı ise Gürzümar ve Gürzümarımsılara ,çocukların hatırına kırıcı olmayan yorumum olsun. BARON BRAMBEUS
Mayıs 22, 2007 at 8:39 am
Harika bir yazı vede sonu özelliklede.Sonda konuyu bağlaması.Baron’un olgunluğuna yakışmmış.Baronlar hiç bitmesin.Yaşasın Tiyatro.Peki baron Brambes kim.Uydurma bir isimmidir kendisi?
Ekim 10, 2009 at 4:59 pm
Guzel bir kaynak paylastiginiz icin tesekkurler.