LAYLONCU SEÇİMİ DEĞERLENDİRİYOR
Temmuz 31, 2007
HEY SEN! İYİ MİSİN?
Seçtik elhamdülillah seçilmesi gerekenleri… Pek bi rahatladık, huzura kavuştuk, istikrar ve güven, yola devam! Hayırlara vesile olur inşallah! Neticeler pek bi çabuk ortaya çıktı, heyecanlanamadık bile. Zevk içinde değerlendirmelerini bizimle TV lerde, gazetelerde paylaşanların gözlerindeki ışıktan bizim gözlerimiz kamaştı. O ne aydınlık yüzlerdi öyle! Sanki gökten yağan nur, içlerindeki yüce duyguların oluşturduğu manyetik alanlarının etkisi ile başlarının üzerinden ayrılamıyordu…
Onlara baktıkça karnımız doydu, şiştik, şiştik, şiştik… İç soda, TV de sonuçlara bak, iç soda, mutlu insanları seyret, şiştik… Bu basınç, doğal sübapları da bozdu bünyede. Osurmak ne mümkün? Fazlası hele imkansız, sabaha kadar kıvran dur… Keyif bu olsa gerek!
Seçimlerden bugüne kadar “halkımız” başlıklı söylemlerle geldik. Bu toplumun yüzde kırkyedisinin demokrat, özgürlük yanlısı, askeri baskılara direnen, tepki gösteren, ekonominin halinden memnun, sosyal politikaların değişmesini istemeyen, dindarların da cumhurbaşkanı olmasını isteyen, tarımdan, sanayiden nasibini almış, AB ile müthiş bir teşrik-i mesai içinde olduğu anlaşılmıştır. Bu insanları yalnızca yüzde kırkyedi diye de düşünmemek gerek, koyun üzerine DP nin yüzde beşini ve hatta hataen başkalarına kaymış yüzde 3 leri, toplumumuzun yaklaşık yüzde ellibeşinin durumu ortaya çıkar. Ama, yine de bunlardan arta kalan yüzde kırkbeş elele vermiş, ülke sevgisi ile dolu aydınlık yarınlar için her şeyini verecek kişilerden oluşuyor ve hep birlikte bu sonuçlara “ah vah” yapıyor diye de düşünemeyiz.
Bendenizin durumu daha da vahim, kalanların yüzde onbeşi ile “öbür tarafın” yüzde beşi gibi “kan ve kafatası” politikalarını sindirebilenler ile aynı safta olmam düşünülemez, kaldı mı yüzde yirmibeş. Bu yüzde yirmibeşin içindeki yüzde üçbuçuk, hırsızla namusluyu ayıramıyor, yüzde iki, diğer yüzde kırkyedinin kara çarşaflı versiyonu olarak dolanıyor, kaldı mı yüzde ondokuzbuçuk?
“Hah, işte ben bu yüzde ondokuzbuçuğun içindeyim ve biz yüzdeonbuçuk böyle düşünüyoruz” diyenler de fena halde yanılıyorlar. Ben artık yeni bir yanılgıyı kaldırabilecek durumda değilim. Bu ondokuzbuçuğun içinde en az yüzde beş “biraz da biz soyalımcılar”, yüzde beş “kocam ne derse ol olur, ağam ne derse o olur diyenler”, yüzde beş “ama o benim hemşerim diyenler” olduğuna göre, kala kala yüzde dörtbuçuk içinde olmak kalıyor, ama nerdeeeee? Bu yüzde dörtbuçuk içinden yan yana olmak istemeyeceğim modelleri çıkartırsak ortada ben ve elli arkadaşım kalır ki bizim de dünyamız işte bu kadardır. Hanginizin dünyası daha zengin? Hal böyle olunca çok bekleriz biz, sen-ben-bizimoğlan iktidar olmayı… Önce başkalarını anlamak, kabul etmek, iyiye doğru değiştirmeye değer bulmak ve değiştirmek için gayret etmek, emek vermek gerekir. Zor di mi? Zor tabii, siz oturun ve kıç büyütün. Karpuz da yata, yata büyür zaten…
Bu satırları okuyanlar bana göre bu yüzde dörtbuçuk içindekilerdendir. Benim asıl derdim de bu yüzde dörtbuçuk iledir. Alınmaca, darılmaca yok! Benim derdim sizledir. Bir yazıyı buraya kadar okuyanlar, adında sanat olan internet sayfalarında dolaşanlar, sözüm sizedir. Halk, malk muhabbetlerini bırakın, kendinize bakın. O yüzde kırkyedi var ya, henüz paylaşmayı biz yüzde dörtbuçuktan bile daha iyi bilebiliyor. Bilmeyenler bilmediklerini bilip, bilenlerin anlattıklarını henüz dinleyebiliyor. Henüz birbirinin yanında, arkasında biz yüzde dörtbuçuklardan daha iyi ve sağlam durabiliyor. Herkesin “sen sus ben söyleyim” dediği, başkasının başarısızlığına timsah gözyaşları döküldüğü iklimler yüzdedörtbuçuğun daha yakınında değil mi? Yüzde kırkyedinin içinde başkasının sevdalısına göz diken sayısı daha azdır, “bir kereden bi şey olmaz” diyenler gibi… Ya da şöyle diyelim, “halkımız” henüz bireysel yanlıştan korkuyor. Daha çok toplu yanlışları seviyor, Sivas’ta şarkı-türkü çığıranları yakarken, sevdalanmış kızlarını keserken hep birlikte olunca korku falan kalmıyor. Ama tek başına olunca “korku”, “ayıp”, “günah” henüz etkisini sürdürüyor. Merak buyurmayınız, oylarını nevale-kömür torbalarına verenler, bireysel korkularını da üzerlerinden attı mı hepimizi geride bırakır namussuzlukta…
Popstar alatukada, ortantal starda, BGG evinde, gelin-kaynana muhabbetinde oy kullananlar, en iğrenç müzikleri yapan şarlatanları baş tacı edenler, boktan programlara kilitlenenler HALKIMIZ değil miydi? İnsan, Cumhuriyetin ilk yıllarında ileriyi görenlerin neden klasik müzik eğitimine, opera ve baleye önem verdiklerini daha iyi anlıyor. Çok sesliliğin alışkanlık olması için yapılanlara gıpta ile bakıyor. Ve yenilgiyi de daha iyi görüyor. Bir yanda bin yıllık içinde başkaldırıyı da barındıran halk müziğinin yerine arabesk denilen ucuz felsefeyi, diğer yandan cıstak cıstak “ilericiliğini” koyunca olup, olacağı da buydu elbette.
Bu topraklarda son elli yıldır her iyi ve doğru alkış mı aldı? Her güzel takdir mi edildi? Toplum hep doğrunun yanında mı durdu? Eee, ne diyorsunuz siz?
Klasik müzik her yere girdi, gazeteler yirmi milyon adet satıyor, kitaplar en az onbin basılıyor, tiyatrolar dolup taşıyor, konserlerde yer bulunamıyor da demokratlığa gelince, bu halk bir gecede demokrat olup, orduya postasını koyuyor… Hah, hah, hah… Ağzımı bırakıp kıçımla güleceğim de değmez vallaha… Netekim paşa seksende ana avrat küfrederken alkışlayan, seksenikide anayasaya yüzde doksan küsur oy verenler şimdi yandan çarklı başbakan için ayağa kalktı da orduya posta koyuyor ha! Yürü be kim tutar seni!
Bu, yalılarda oturmak için yaladıkları götlerden bok tadını iyi bilen yazar-çizer takımı, bir anda şarap, peynir, havyar, puro yazmayı bırakıp “halkın verdiği demokrasi dersini” anlatmaya koyulmuyorlar mı? deliriyorum. Yaladıkları götlerden bulaşan tadı silmek için en pahalı şarapları içen, en kokulu puroları tüttürenler, gazete köşelerinde, TV lerde parlayan gözleri ile “halk” demiyorlar mı, insanın onları Bağcılar belediye otobüsünde şoför yapası geliyor.
Ne yapmalı? Soru budur arkadaşlar… cevabım kısadır; inandığımız, doğru bildiğimiz uğruna bir misyoner gibi çalışmalı, kafamızı gömdüğümüz yerlerden çıkarmalı, birbirimizi duymamızı engelleyen sesleri biraz kısmalı, taksici ile, kapıcı ile Fransız takılmamalı, okumalı, yazmalı, okutmalıyız… Biraz gayret etmeliyiz. Dedikodu için ayırdığınız zamanı iyi şeyler için de ayırmalı, birbirimizi sevmeliyiz…
Bu yazıyı da gelenekselleşen şekilde bitirelim; KALDIRIN KIÇLARINIZI, ARTIK DAHA ÇOK İŞİMİZ VAR!
Layloncunuz
Mart 16, 2009 at 11:45 am
Burada yazılanlar hava olmuş ama yazı güsel valla. Secim geldi yok mu yeni yası